Bandırma, geçtiğimiz haftayı hareketli yaşadı ve görünen o ki, geçtiğimiz haftanın hareketliliği bu haftaya da taşınacak.

Birincisi, Gönen hattındaki su arızası ve su kesintisi Bandırma’nın bir hafta susuz kalmasını beraberinde getirdi ve Cumartesi akşamından itibaren kente su verilmeye başlandı. Su kesintisi nedeniyle Bandırma’da ilk defa ilk ve orta dereceli okullar tatil edilirken, Bandırma, su konusundaki rezilliği ile görsel ve yazılı basının haber konusu oldu.

İkincisi, kamuoyunda “Belediye İhale Operasyonu” olarak bilinen ve 2’si belediye personeli toplam 7 kişinin tutuklu yargılandığı davanın 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüşülmesine başlandı. Hukuksal anlamda ciddi tartışmaların yaşandığı ve telefon dinlemeleri ile oluşmuş iddianame tutuklu sanık ve avukatların tahliye talepleri ile geçerken, mahkeme hukuksal anlamda tartışmalı kararları ile dikkat çekti ve tahliye vermedi. Duruşma 12 Mart’a ertelendi.

Üçüncüsü, Pazartesi pazarına girişde yaşanan tartışmalar önce kavgaya ve sonrasında silahlı çatışmaya dönüştü. Yaşananlar kısa zamanda etnik köken tartışmalarını beraberinde getirirken, olayların devam etmesinden ürkülüyor.

Evet, Bandırma’da birşeyler oluyor. Bu, yeni değil. Geçmişde de benzer ama sonuçları ağır bir dizi olay yaşandı ve bir anlamda yeniden bu olayların benzerlerinin yaşandığına dikkat çekiliyor.
Bu olayların bir ayağı Bandırma ise, diğer ayağının Balıkesir olduğu gözleniyor ya da öyle olduğu birileri tarafından bilinçli ya da bilinçsiz iddia ediliyor.
Kuşkusuz, bu son gelişen olaylarda sorumluluğu Balıkesir’e atma ve bir anlamda sorumluluklarından kurtulma çabası da rol oynayabilir.
Ancak, bu yaşanan süreç çok farklı mağduriyetlere de mal olsa, olayların daha iyi anlaşılabilmesi ve sağlıklı olarak analiz yapılabilmesi için zamana ihtiyaç olduğu da anlaşılıyor. Kuşkusuz, bu zamanı birileri de kendi lehlerine kullanma çabası içersinde.
Onun içindir ki, geçtiğimiz hafta iktidar milletvekili Cemal Öztaylan’dan gazeteci ve bir yazar olmanın ötesinde bir yurttaş olarak ilk kez resmi bir talepte bulundum.
Bandırma; özellikle İçişleri ve Adalet Bakanlığı tarafından gelişen son olaylarla ilgili mercek altına alınarak, kente Bakanlık müfettişleri gönderilmeli ve son yaşananlar mutlaka incelenerek, değerlendirilmeli.
Bu talebimi önümüzdeki günlerde Balıkesir Valiliği’ne ve bölgenin diğer milletvekillerine de bizzat ben taşıyacağım.

Neden ve niçin?

Bandırma’da yurttaşlar ve kent toplumu ile kurumlara yönelik ciddi bir endişe ve güvensizlik gelişiyor. Kuşkusuz, bunun nedenleri var. Ancak, bu nedenler dikkate alındığında ve objektif olarak değerlendirildiğinde, yaşanan gelişmeler kişilerin, ailelerin ve özel kurumların mağdur olmasını beraberinde getiriyor. Zaman zaman insan yaşamının varlığına yönelik yeltenişleri de içeren bu gelişmeler kent toplumunun gözleri önünde gerçekleşirken, bir anlamda devlet olanakları ve gücü ile kişi ve kurumlara yönelik farklı amaçlarla yeltenişler içersine giriliyor ve düzmece olduğu anlaşılan provakatif çabalar sergileniyor.

Örneğin, Pazartesi pazarı girişinde yaşanan son kriminal olaylar dikkate alındığında, yaşananların Bandırma’lılar açısından sürpriz hiçbir yanının olmadığı ve bir anlamda benzer olayların aylardır beklendiği bilinmekte.
Bir anlamda hep bir şeylerin farklı nedenselliklerle adeta olgunlaşması ve bir kan çıbanı gibi patlaması beklenmekte. Sonrasında ise, gerçekleşen olaylarlara karışmış ya da mağdur olmuş, hatta canını yitirmiş insanlar üzerinden bir tablo oluşturulmaya; sonuç elde edilmeye çalışılıyor.
Örneğin, son olaylara karışmış insanların etnik kökenlerinin bile toplumda konu edilmeye çalışılması ve etnik köken farklılıklarının spekülatif yorumlara çanak tutması kaygı verici ve düşündürücüdür.

Yine aynı şekilde 2009 yılı 28 Ekim’inde Bandırma’da eş zamanlı bir “organize çete” operasyonu gerçekleştirilerek, kamuoyuna operasyonun merkezine Bandırma belediyesi ihaleleri konuldu ve bir çok kişi gözaltına alındı. Operasyonun ilk gününden başlayarak yaşananlar, gözaltına alınan isimler, aranan ve hedef gösterilen özel ticari kuruluşlar, hatta evler gözönüne alındığında tüm soruşturma sürecinin telefon dinlemelerle şekillendiği ve geliştiği görülür.(Bu bir faraziye değil, soruşturmanın Savcılıkça iddianamesi hazırlanarak, dağıtıldı.)
Kamuoyuna bu soruşturma süreci ile ilgili yansıyan itham ve iddialar dikkate alındığında gelinen nokta da bizzat avukatların ifadesiyle Bandırma’da tam bir hukuk skandalı yaşanmaktadır.
Keza, bu süreçte bir gazetecinin silahlı saldırıya uğramış olması ve sonucunda yaşamını yitirmesiyle ilgili de kamuoyunda değişik yargılar, şüpheler, itham ve iddialar yer almakta; bir anlamda söz konusu gazetecinin saldırıya uğraması ve ölümü, bu karmaşıklaştırılmış (provake edilmiş) sürecin “kurbanı” olarak nitelendirilmekte, tanımlanmaktadır.
Bu endişe ve kaygılar bile aylardır yaşanan karanlık sürecin hukuksal anlamda aydınlatılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bandırma’da bu ve benzeri olaylar geçmiş yıllarda da hatta 2009 yılında da oynandı.
Yine örneğin, 2009 yılı Ağustos’ unda Erdek Belediye Başkanı Hüseyin Aysan’ın koruması olarak bilinen Murat Coşkun’un kent meydanında öldürülmesi olayı da hala hukuksal anlamda aydınlatılmayı bekleyen olayların başında gelmektedir. Bu olayda gerçek hedefin Coşkun’dan öte bizzat Başkan Aysan olduğu toplumda yaygın kanaat olarak kabul edilmektedir.
Keza, Oğuz Kef ve Yavuz Oymak cinayetleri de yakın tarihimizde soru işaretleri ile dolu cinayetler listesinde yerlerini korumaktadır.

Türkiye değişik bir ülke. Ülke genelinde hemen her gün yaşanan benzer olaylara ve sonuçlarına, kamuoyunda süre gelen tartışmalara ve mağdurlarının yakarışlarına bakılıp, incelendiğinde birbirinden çok farklı siyasal, sosyal,felsefi, hukuksal hatta psikolojik sonuçlara ulaşabilmek mümkün.
Bu makalede derdimiz bu değildir. Çünkü, biz bu ve benzeri olayları dikkate aldığımızda bunların kent ve bölge yaşımında iz bıraktığını ve bir çoğunun geçen yıllara karşın kamuoyunda tartışma konusu olmaya devam ettiğini biliyor ve görüyoruz.
İlginç olan yönü, bu sürecin hala değişik biçimlerde devam etmesi ya da ettirilmesidir.
Örneğin, Bandırma, hakkında kitap yazılmış olmasına karşın, içme suyu projesi konusundaki bile yolsuzluk ve suistimal iddialarını hukuksal düzlüğe, açıklığa kavuşturamamış bir kenttir. İçine sürüklendiğimiz su çilesi ile bir anlamda mağduriyetimiz ve mahkumiyetimiz devam etmekte/ettirilmektedir.

Peki, ne yapılması gerekiyor?

Öncelikle, demokrasinin gereği olan ve hukuk dışı hiçbir çözüm yolu bu ve benzeri kaygı ve endişelerin önüne geçebilmesi mümkün değildir.
Devlet sisteminin her türlü faraziyeden, hukuk dışı yeltenişden uzak sağlıklı ve objektifliğini yitirmeden işler ve işlevli kılınması zorunlu görünüyor.
Aslında bu alanda, kişi ya da toplumun kaygı ve endişelerden uzak, güven ve huzur içersinde yaşayabilmesi herkesin sorumluluğunu layıkıyla ve ciddi olarak yapması ile mümkündür.
Kuşkusuz bu sadece kamuyu ilgilendiren bir sorun olmayıp, hepimizi yurttaş olarak ilgilendiren ve ilgilendirmesi de gereken bir konudur, sorumluluktur.